Bölüm 2 / 3
Bir Çaylak haykırışı yeşilin bu ağdalı dansını bozdu. Bu çirkin çığlık uzaklarda yankılandı . Yırtılan sessizliği birkaç kanat sesi örttü . Yeşilin rapsodisi yeniden başladı. Babamın güzel siyah gözleri annemin boynundaki ipek eşarptan gözlerine kaydı . Rimelli iki iri göz işveli ve derin güldü . Babam sandalın küreklerini bana verdi . Onun yanına geçti annem başını omuzuna yasladı . Annemin dantel eldivenli elleri babamın dudaklarında . Kürekleri Göksu deresinin yeşil sularına daldırdım . Kürekler suda yeşil küçük halkalar çizdi . Annem , dalları sularla öpüşen söğüt ağacının yanındaki çiçekli badem ağacının yansımalarını göstererek ; Baharın yeşili sulara deyiyor . Sularda yeşil seramoni.
Bin yeşil bahar artık yeşil bin mezar. Bir karınca konvoyu parçaladığı yeşil yaprakları yuvalarına taşıyor . İki yeşil kanatlı kelebek kısa ömürlerine aldırmadan dans ediyorlar . Artık mutlu yeşiller düşünmek istiyorum . Tabutlara örtülen yeşil örtü aklıma geliyor!
Çökmekte olan gece siyah tülü ile imdadıma yetişti Yeşil kararıyor . Ormanlık alandan çıkıyorum. Gökyüzü yıldız ,yıldız . Kapellayı arıyorum. Yıldızım Büyük ayı kümesinin ucunda nazlı, nazlı ışıldıyor. Yeşilin affı kır çiçekleri olmalı diyorum .
Hele gelincikler...
Torosların temiz havasını ciğerlerime çekiyorum. Yakıyor. Sol akciğerimdeki kanama çözülmedi Dalga geçiyorum bir şiirimle;
PANIN KADEHİNDEN İÇMEĞİBIRAKTIM AZRİLLE BARBUT ATIYORUM.
Kapıyı çalan sensen hoş geldin ölüm Al emanetini...! ÖP YEŞİL DUDAKLARIMI.
Ağlasam sesim duyarmısınız mısralarımda Dokunabilirmisiniz göz yaşlarıma ellerinizle ORHAN VELİ
Gece ani bastıran çılgın sağanak İstanbulu delice dövüyor . Masamda Clevland dan gelecek telefonu Bekliyorum . Yetmişlik Bay Sinto Rum sekreterim Eleni nin kalçalarını işaretle lezzetli işareti yapıyor. Gülümsüyorum.
Ofisin havası çok ağır . Kağıt ve sigara kokusunu bastırmaya çalışan yağmurun ozon kokusu olmasa nefes almak bile güç . Personele eve gidin diyorum. Herkes acele etmiyor görünerek hızla toplanıyor. jaluziyi ayarlayıp pencereden Kara köyün ıslak kaldırımlarında yansıyan neonlarına bakıyorum.
Karanlık cadde saatin sekize gelmesi nedeni ile tenha. Üç kat aşağıdaki caddede bir çığlık ağlayış odamı doldurdu. Şaşkınca eğilerek aşağıdaki sesin sahibine baktım....! Başının üzerinde göl olmuş tepside yüzen un kurabiyeleri olan yalınayak bir satıcı . Elleri ıslak küçük tepsiye kenetli avaz , avaz ağlayan bir adam . Kaybolmuş bir akşamda evine Üç kuruş götüremeyeceği için kaderini lanetleyen bir baba . Kaybolan sermaye . Susan Tanrı oynayan Kader..
Gözlerim doldu . Cüzdanımı kavradım . Asansörü bile beklemeden merdivenleri ikişer ,üçer atlayıp caddeye daldım . Cadde boştu... Aşağılara yürüdüm bulamadım . Serin damlalar gömleğimi tenime yapıştırdı cüzdanımı yerine yerleştirip . Küskün ofise döndüm.
Yağmur ayıbını anlamışçasına durdu. Telefonum Geldi. Mr. Bridge ile ne konuştuğumu bile tam anımsamıyorum olayı yarın fax ta çözerim.
Sekreterim sordu . Üzgün görünüyorsunuz. Sustum Un kurabiyesi sevmem ama buna rağmen artık iyi bir un kurabiyesi alıcısı olacağım ! Anlamadı..... Soğuk bir nezaket gülüşü yaptı . Boğazımdaki düğümü çözüp materyalist dünyaya bir dönüş yaptım.
Aradan seneler geçti ama ben kala hala iyi bir un kurabiyesi alıcısıyım.
Kestirme diye daldığım mezarlıkta biraz panikli koşmakla yürümek arası bir atmosferde hedefime ulaşmağa çabalıyorum.
Birden ayağımın altında bir toprak çöktü . Baktım taze bir mezar üstündeyim . Herhalde ölünün üzerime konan çatkı tahtaları kilomu çekemedi. Zaten geceye kalmaktan sıkıntım var. Bir de bu..! Toprak mezarlık toprak vıcık ,vıcık ellerim her yanım bulaşık. Ah bu kestirmeyi tarif eden çobanı bir elime geçirsem.
Allahtan köyün sarı ışıkları uzaklarda göz kırpıyor. Elime geçen şeyin kemik değil de tahta olması ümidi ile ayakkabımın tabanımda oluşan kalınlığı yok ediyorum . Bir ayağı çukurda olmanın tam tarifini yaşadığımı düşünerek yola koyuluyorum.
Yağmur iyice bastırdı . Sanki birileri pardösümün eteklerini çekiyor çalılar olmalı . En azından böyle temenni ediyorum . Koca kara selviler birer heyula ıslık çalan rüzgar . Boris Karlof filimlerindeki mizansenleri aratmıyor.
Tökezlenerek koşmağa devam ettim . Köpek sesleri yaklaşıyor. Hadi birde onlarla belaya girermiyim,
Koşarken bir eski binanın yanında ayaklı bir levha devirdim. Neyi devirdiğime bakmak için zorla çakmağımı çaktım . Levhadaki yazı Enserci baba Türbesi . Attım kenara koşmağa devam ederken köpeklerden korunabilmek için türbenin kapı kol demirini aldım . Yola devam ettim.
Allahtan bekleyenler lüx lambaları ile yola çıktılar. Köy odasına serili mis gibi kokan beyaz çarşafa uzandığımda ağzım yanarak açlıkla kemirdiğim göveç kabını hatırladım utandım . Mezarlıktan Geçerken yediğim haltlar ve köylülerin Enserci Baba adlı yatır için anlattıklarının korkusu ile dua ettim. Uyumuşum . Uykumun içinde bir ses;
- Bir daha beni rahatsız etme
diye gürledi . Yan yatıyordum belimde bir acı duydum . Sanki böbreğimin üzerine bir tekme yedim . Hafifçe o tarafa baktım yeşil cübbeli çarıklı bir ayak görür gibi oldum . Korku ile yorganın altına sığındım.
Sabah aynalı konsolda belimdeki kırmızılığa hayret İçinde bakarken . Kendimi teselli edip akşam mezarlıkta kim bilir nereye çarptım diye düşünmek cazip geldi.
Kimbilir.....?
Selma ile flörte biraz yokluktan başladım. Nalan ve Gülten üzerime fazla gelince sıkıldım Selmayı buldum. Hem de ünüm artsın diye düşündüm.
Buluğ çağının deli coşkusu içinde ona ulaştırdığım ve annemin parfümü ile kokulandırdığım mektuba hemen cevap geldi . Artık mutfak penceremizden onların balkonuna miyavlayarak kedi taklidi yapmam yetiyor. Gel pisi , pisi derse tamam bütün sportifliğimle onların balkonuna ulaşıyor derin bir hava yapıyorum.
Parolayı o akşam yine bir Mart kedisi iştahı ile verdim.
- Miyavvv, mavv miyavv....! - Gel pisi , pisiii gel canım.
Davetin sıcaklığı ve buluğun at eşi içimi gıcıkladı. Mutfağımızın pencere demirleri arasından süzülüp balkonlarının duvarına ulaştım . Selmanın koyu siyah saçları önüne dökülmüş beni izliyordu. Bir anda aynı avluya bakan bir çok balkonun ışıkları yandı Ertan ağabey başta olmak üzere bir çok dost ses alkışlar içinde hafif alaylı beni kutladı.
- Bravo Erdal Bravo Don Juan...!
Selma içeri kaçtı . Ben sap gibi ortadaydım. Gülüş ve alkışlar içinde dönüşe geçtim.
Günlerce Lalelide bir çok tanıdık yüze rastlamamak için araka sokakları dolaştım. Zaman her şeyi sildiği gibi bunu da unutturdu . Efendi Erdal imajı tekrar geri geldi.
Selma ile seneler sonra karşılaştığımız bir kokteylde olayı biraz mahcup kahkahalarla anımsadık . Hala ne zaman bir kedi miyavlaması duysam içim bir garip olur. Kızarırım.
Dipteki Pina ile uğraşırken Tekneden Bodrumun maviliğine amma havalı daldım diye düşünyordum.
Sağ olsun Modadaki plajın trampleninde geçen çocukluk günleri . Kızlara hava atmak uğruna iyi Tramplenci olup çıkmıştım .Bir gün çektiğim Chek- Knife sonucunda lastiği çürüyen mayomu suya daldığım an belimden sıyrılmasına kadar . Havlu atan sarışın olmasa idi suda uzun müddet Striptease yıldızı olarak kalacaktım.
Pina çıkmıyor . Nefesim daraldı başımı kaldırdım kayalık kovuğunda bir çift iri gözle bakıştık.
Ahtapot !
Yüreğim takırdamağa başladı . Şehzade başı Turan Sinemasında otuz bir kısım tekmili birden reklamı İle gördüğüm dev ahtapot filmini anımsadım. Dibi tekmeleyip korku ile su üstüne attım kendimi. Belime dolanıp beni aşağı çekecek bir yığın vantuzlu kolu beklemeğe başladım . Paniğimi gören kaptanın yedi yaşlarındaki oğlu sordu;
- Ağabey ne oldu ?
- Ahtapot , ahtapot ! - Nerede aşağıda kaya dibinde.
Ufaklık benden çok daha zarif bir atlayışla suya daldı .Çıktığında elinde boyunca şeffaf kaygan bir kitle tutuyordu.
Ahtapot.
Teknede defalarca yere vurarak pişirmek için terbiyelediği ahtapotu seyrederken bana yakalanışı için verdiği dersi dinliyordum . Küçük yumruğunu göstererek , bunu tepesine basıp ters çevirdin mi işi tamam .
Becerikli ufaklık benim mahcup dinleyişimden adeta zevk alıyor gibiydi.
Bu sefer atlamadan yavaşça kendimi denize bıraktım
Suların maviliğine saklandım.
Amfibi birliği gezerken Mustafanın yüzündeki mut kayboldu . Yarbay Bülent e sınıf arkadaşının halini soran bir göz attım . Sait elimi çekip müzenin yığın ganimetleri arasında boy gösteren ve Bülentin tek başına ele geçirdiği geri tepmesiz topun başına götürüp o günü anlatmağa başladı . Mustafa her zamanki tevazuu içinde müdahale etti ;
- Şişirme kısa kes.
Yürüdü şehitlerin resimlerine daldı . Gözleri buğulu idi. Dikkatini dağıtmak için sordum.
- Şırnaka ne zaman gidiyorsun ? - Cuma diğer gönüllülerle . - Bu sefer ne ganimet getireceksin ? - Sait e sor o roket atar düşkünü . - Mustafa gene bizim Remzi çavuşa takıldı galiba . Kim bu Remzi çavuş ? - Kıbrısta çıkarmanın ilk şehidi. - Mustafayı sarsan özelliğine ? - Karıştırma. - Allah aşkına ufalayın konuyu. - Bir koç yiğit işte . - Koç yiğitte ne ? - Sende sakız gibisin.
Sait atıldı
- Üçümüze de amorti hayat sunan adam. Yoksa şeref listesinde biz olacaktık. - Ne yaptı ? - Bir şey yapmadı.Aramıza düşen el bombasının Üzerine yattı . Biz çiçeği burnunda teğmenler kurtulduk. Hatta Mustafanın kız kardeşi...
Mustafa ;
- Ölüleri rahat bırakın .
Lafı değiştirdim.
- Uluslar arası politikanın çirkefleri . Yemenden Çanakkaleye Kekükten Ermenistana KuzeyIrak oyunlarına ,Türki devletlerden , Rumeline Politik satrancın tüm taşlarına selam.
Mustafa ;
- İMF den Avrupa birliğine ekonomik satrancın tüm taşlarına - Sömürgeciliğin tüm elbiselerine. - Selam ve sevgiler....! - Ah benim kibar arkadaşım rahat sövsene - Resmi elbiseliyim - Siyaset yok ! 1908 de Harputta Amerikan kolleji ne arar ? - Saddam acaba kimin ekmeğine yağ sürmekte, Anglo-Sakson tiyatroları. - Eeee yeter ! Daha sayarsak sabaha çıkamayız. Bunun adı politika . - Hepimiz anlayışlı olmalıyız. Poli Yunanca çok demek. Tika da yüz anlamında Öyle ise ne imiş yavrularım çok yüzlülük. - Yüzsüzlük desene şuna - Bence vampirlik. - Bence globalleşiyoruz - Nereye İlahlar kurban ister yarı Şırnaka yolculuk var. Yatmalıyım. - Olur böyle işler. - Olurda olmaz işler . - Olmaması için ne yazar ? - Atam yazar Atam .
- Boş verin yarın uçak erken . Yatalım. - Ne demiş şair - Ne demiş?
HEPİMİZ NELER YAPTIK ŞU VATAN İÇİN KİMİMİZ ÖLDÜK KİMİMİZ NUTUK SÖYLEDİK.
- Sus bizim politikacıları uyandıracaksın. - Herkeze iyi geceler. - İyi uykular arkadaşlar.
Yürüdük karanlıkta kaybolduk.
- Saddam acaba kimin ekmeğine yağ sürmekte, Anglo-Sakson tiyatroları. - Eeee yeter ! Daha sayarsak sabaha çıkamayız. Bunun adı politika . - Hepimiz anlayışlı olmalıyız. Poli Yunanca çok demek. Tika da yüz anlamında Öyle ise ne imiş yavrularım çok yüzlülük. - Yüzsüzlük desene şuna - Bence vampirlik. - Bence globalleşiyoruz - Nereye İlahlar kurban ister yarı Şırnaka yolculuk var. Yatmalıyım. - Olur böyle işler. - Olurda olmaz işler . - Olmaması için ne yazar ? - Atam yazar Atam .
- Boş verin yarın uçak erken . Yatalım. - Ne demiş şair - Ne demiş?
HEPİMİZ NELER YAPTIK ŞU VATAN İÇİN KİMİMİZ ÖLDÜK KİMİMİZ NUTUK SÖYLEDİK.
- Sus bizim politikacıları uyandıracaksın. - Herkeze iyi geceler. - İyi uykular arkadaşlar.
Yürüdük karanlıkta kaybolduk.
Salihli tren istasyonunun zarif binasındaki izlerin Yunan kurşunlarından kalma olduğunu Ulu yeşil çınarlarının altında anlatan ,yaşlı kondüktör hala kırmızı şapkası ile gözlerimin önünde.
Trenle gelen malların depolandığı ambar eskimiş tavanındaki deliklerden mızrak gibi giren huzmeler zemine saplanmakta . Ama üzüm ve tütün karışımı koku hala durmakta . Çocukken burada attığımız kahkahalar köşede asılı kalmış.
Ulu çınarları altındaki kır kahvesi halen duruyor Bir çay söyledim . Kırmızı beyazlı çay tabağı ile oynayarak , Ege nin kumrularına ve Ağustos böceklerine has müziği dinlemeğe koyuldum.
Özel bir senfoni pastoral.
Parktan gelen çocuk sesleri yabancı değil . Bir tek Buharlı trenin poflamaları ve çığlığı yok . Trene Kumru , çekirdeksiz üzüm Ayran satmağa çalışan çocukların çığlıkları ve aceleci yolcular yok.
Çiğnediğim çam iğnesinin buruk lezzeti değişik. Avucumda ezdiğim ıtırın kokusu ise garip.
Çocuk kafamızla teknolojisine hayran olduğumuz Lokomotif çevirme yeri yıkılmış . Yerine birahane yapılmış , Çilekeş lokomotiflerin su aldığı dev su deposu da yok . Bir tek geçitlerde yolu yayaya ve arabalara kapatan hemzemin geçit tan tanları kırmızı beyaz direkleri ile durmakta.
Kırlardan yaban çiçeklerinin kokusunu taşıyan rüzgar ; tuğla fabrikasından yanık fırın kokusunu getiriyor.
Ah ! O rüya dolu günler.
Boz dağın kekik kokulu tepelerine neşe ile tırmanarak Dağ menekşelerinin dibine heyecanla gömdüğümüz hazine ve oradaki para ile gelecek hayallerimiz ! Elimizde tahta kılıçlarla ısırgan otlarına açtığımız savaşlar. Dalanan bacaklarımızı yıkadığımız serin tulumba suları.
Altın bağlardan koparılan bal taneli üzümler . Deve kervanlarının ipleri arasından geçip yaptığımız cesaret gösterileri . Koca ayaklarını tozlu yollarda puflatarak yürüyen vakur deve kervanları.
Yeşil çayırlarda yerel delikanlılarla yaptığım şehirli kasabalı güreşler. Mahalleler arası taş kavgaları. Kendi güzel bahçemizdekiler dururken komşuların bahçelerinden çaldığımız meyveler.
Bağ evinin dam başına serili yataklarda Gedizin serinliğine emanet ettiğimiz açık hava yataklı mutlu yuvalar . Düşen her yıldızda ölen biri olduğuna ianançla okuduğumuz dualar . Gaz lambaları altında korku hikayeleri .
Yeni günün işaret fişeği sekiz on beş treni.! Şen kahkahalar içinde anne annemin tatlılarını aşırdığımız ev ! Yok . Yerine garip bir beton dikmişler . Dedem köşeden haydi eve diyerek yağ satarım oyunumuzu bozmuyor.
Tulum peyniri artık gerçek tulumda değil plastik bidonda . Kavaklar, zeytinler, meyve ağaçları yok Bir çiçekler durmakta.
Lavanta kokulu çamaşır giyen büyük annem yok.
Bir bağ bulana kadar yürüyorum. Bir domur salkım Koparıyorum . Tulumba arıyor gözüm bir bakkaldan aldığım pet şişe ile onu yıkıyorum.
Üzümün üzerindeki buğuya bakıyorum artık değiştim. Bu buğunun Elipsoides Sakkaromiçes adlı bir bakteri olduğunu biliyorum. Büyük şehirlerin insan yiyen bir dev olarak bu güzelim kasabaları ve insanlarını nasıl kemirdiğini biliyorum.
Yine de çocukça bir yaklaşımla köşeden dedem çıksa
- Haydi eve !
diye seslense tüm kaybettiklerimin bulunduğu o yuvaya dönsem diyorum .
BÜYÜK HALA Biraz evvel trafoya düşen yıldırımla tüm Büyük Ada karanlıkta . B ulunduğum köşk tam Dracula filimlerine döndü . Birkaç asırlık ahşap yapı çakan şimşeklerle adeta çatırdıyor . Bahçede ağlayan ağaçlar camları döven sağanak la bu mizanseni tamamlamakta.
Ercümentten bu uğursuz köşkün anahtarını aldığım güne lanet ettim . Bir şimşek daha çaktı . Kristal aynada yansıyan asırlık eşyalar arasında yüzümü gördüm sapsarı . Yalnız benim gibi biri kışın ortasında adanın sessizliğine özlem duyar ve böyle yirmi iki odalı tarihi bir viranede yalnız kalıp kitap yazmağa kalkar.
Binanın her yanından ayrı ses çıkıyor. Note-Book’u kapattım . Çakan şimşek ışığında Büyük Halanın resmine baktım . Acaba onu hamile iken intihara sürükleyen acı ne idi . Bir insan hangi tip baskılar altında doğmamış bebeği ile birlikte kendi canını alabilir. Arkasında dalların korkunç gölgeler yaptığı perdeyi araladım . Mermer rıhtıma bağlı tekneye baktım. Kıç palamar demir tarıyor gibi . Köşkten rıhtıma
İnen merdivenlerde garip bir karaltı dikkatimi çekti . Kalbim delirdi . Çalıların oyunu diye teselli buldum.
Tekneyi sağlama almak lazım Marmaranın fırtınası yabana atılmaz . Boyumun iki katı salon kapısını deli gıcırtıları içinde araladım . Dışarı süzülürken çakan şimşekte Halan Hanımın portresinde süzgün ve bahtsız gözleri ile ürperdim.
Avunmak için ikinci şimşeği bekleyip ışıkla sesi arasını sayarak beklemeğe başladım . Bin bir, bin iki, ..bin .. demeğe kalmadı arka bahçede çılgın bir çatırtı... yıkılan ağaç sesi sonra koyu karanlığı delen rüzgarın sesi.
Koridora fırladım . Bir şeylere takıldım. Düştüm, dizimin acısı beynimden çıktı. Arkamdaki odanın kapısı sanki biri vurmuşçasına çarptı.
Her basamağında ayrı feryat eden merdiveni bitirip avluya varacağım sırada serin bir rüzgar beni ürpertti. Herhalde cam açıldı diye düşledim.
Bu sırada bodrumdan bir ağlama sesi yükseldi. Bir inilti buna karıştı . Halayık odasının önünde durdum . Rüzgarın aldatmacaları diyerek teselli buldum . Bodrumun merdivenleri beni halılarına dolandırarak taş avluya kadar attı.
Yerde uzanırken birileri üzerime kum dökmüş gibi serçe parmağımı bile kıpırdatamıyordum.
Birden yukarda çatı arasında birileri tahta zemini demir balyozla vuruyormuş gibi sesler gelmeğe başladı . Bina Tchavosky’ nin 1812 üvertürünün finalini aratmayan bir orkestrasyon içindeydi. Çıldıracak gibi oldum . Fırladım koşmağa başladım. Oymalı ahşap ana kapıya vardığımda nefesim artık yetmiyordu. Kapıyı büyük gayretle aralayıp kendimi bardaktan boşanan yağmurun altına attım. Bakımsız bahçenin beni bırakmak istemeyen hırçın çalıları arasında hızlı adımlarla yürümeğe başladım.
Rüzgar ve yağmurun kamçısı beni biraz açtı .Tekne İyice demir taramıştı . Karanlık sulara atladım. Gittikçe ağırlaşan elbiselerim ve buz gibi dalgalar adeta tekneye ulaşmamı istemiyor. Bin bela tekneye ulaştım. Yüksek bordaya güçlükle çıktım. Palamarı çözdüm demir çapa gelmiyor takılmış. Tekrar kara zift sulara daldım . Zincire tutunup kendimi aşağı çekerek dibe gitmeğe başladım . Çapa aşağıda bir şeylere dolanmıştı yapışkan yosunlar arasında dibe basarak kuvvet aldım. Zincir yosunlar arasında vıcık , vıcık olmuş yarı çürümüş bir halata dolanmış. Ohh.! Çapayı söktüm.
Bu ziftte de nefesimin son raddelerine gelmiştim. Zincire yukarı çıkmak üzere asıldım . Gerisi teknede bağlı değilmiş. Boşanıverdi üzerime . Tekrar dibin yosunları arasında üzerimde ölümcül kitle haline gelen zincir ve çürük, vıcık halatla boğuşmağa başladım.
Bir an büyük halanın gözleri geldi. Gözlerimi önüne son bir gayretle dibe vurdum ayaklarımı . Sanki birileri el verdi . Ziftin üzerine vardığımda çığlıkla nefes aldım.
Rıhtım zifir karanlıktı. Kontağı deli gibi çevirip gaz kolunu dipledim . Açık denizde kara dalgalarla boğuşurken bir dalga sırtından köşke baktım.
Mazılar arasından bir silüet el sallıyor gibi geldi bana . Motoru Kartalın ışıklarını kerteriz alarak rotaladım . Rüzgardaki ağlama sesini duymazdan gelip son hızla adadan uzaklaştım.
Bir kaç gün sonra Ercüye hava alanında anahtarı verirken sordu .
- Rahat ettin mi ?
Cevap vermedim . Gözlerime derin , derin baktı Onunla uzun arkadaşlığımızda bir daha bu garip köşkten hiç konuşmadık.
Alp dağlarının yakınında tüm şehir ve kasabaların kahvaltı salonları kahve çörek kokar . Buna çocuk gibi bayılırım . Böyle bir salonu terk etmenin kederi ile güneşli bir sabahta yola çıktım . Heykellerle dolu yaşlı bir köy mezarlığının önündeki virajı alınca Avusturya Alplerinin yeşil ve mavi görkemi ile burun, buruna geldim . Yeşil halının üzerine serili asfaltı takibe başladım. Avusturya Alpleri , İsviçre Alplerine göre daha yumuşak yüzlü ve haşin çizgileri az. Arabam yeşil bir tepenin boynuna dolanan yolu aşınca ; bir irem bahçesi beni kucakladı. Mavi aynasına gök yüzünün beyaz saçlı bulutlarını yansıtan duru bir göl . Çevresine gök kuşağındaki tüm renkleri yansıtan çiçeklerden bir taç takmış bir cennet ! Arabayı durdurup kendimi bu ulu kutsallığa bıraktım . İbadete girer gibi huşu içinde gölü izledim. Bu mabetten ayrılmak bana çok zor geldi . Tüm camları açarak doğanın florasının muhteşem kokuları içinde mavi atlas gök yüzünde beyaz bulutlarla taçlandırılmış dağlara doğru çıkmağa başladım. Kutsal sessizliğe tüm kalbimle gömülmüşken;beyaz saçlı zirvelerden zarifce yansıyan bir vals duydum uzaklarda .‘’ Wienner Blut ‘’. Sese konsantre oldum Kaynağını araştırmağa başladım . Birkaç tatlı yeşil virajdan sonra ses adeta beni kucakladı . Yumuşak yeşil bir yamaca yaslı bir çizgi film kasabası. Kilisenin önünde geleneksel kıyafetlerini giymiş dans eden köylüler ve yediden yetmişe bir orkestra.
Arabamı yeterli uzaklıkta tutarak izlemeğe başladım . Kısa bir süre sonra elime tutuşturulan bir kadehle vals yapanlar arasındaydım . Omuzuma konan kelebek bir el ,zaman , zaman vals’in dönüşlerinde yüzüme uçuşan sarı saçlar ve Strauss...! Ayrılık hediyem yalnız muhteşem iki şişe şarap olmadı. Ayrıca partnerimin dudaklarıma koyduğu veda öpücüğü içimi gıcıkladı. Girmekte olduğum kasabada bayram var galiba. Her yer kıpır , kıpır canlı. Şahane bir Polka çalıyor kafedeki zarif garson kız örgülü saçları , çilli yanakları , beyaz önlüğü ile sanki masallardaki Heidi’nin büyümüş hali. Yanımdaki gurup müziğin eşliğinde kadeh sallıyor . Müzik coştu yükseldi ve caddeyi doldurdu . Sokağı süpürmekte olan sarı üniformalı ve sarı çizmeli yakışıklı sarışın çöpçü Bir an durakladı ve kafeye girerek Heidi’nin önünde zarif bir dansa davet reveransı yaptı. Heidinin yanakları pembeleşti . Elini uzattı. Şimdi caddede bir çift siyah rugan ayakkabı ile iki sarı lastik çizme umulmaz bir zarafetle dans ediyor.
Polkanın bitişi ile alkışlar gönüller, doldurdu . Heidi Servisine yanakları daha pembe geldi .Çöpçümüz ise mutlu bir şarkı ile işine devam etti. Doğa ,müzik, zarafet,sevecenlik işte bir Empresyon Avusturya.
← Önceki bölüm · Bölüm 2 / 3 · Sonraki bölüm →
Gece iyice çöktü . Kentin sokaklarının homurtusu bile azaldı. Kayış dağından yansıyan bir baykuş sesi Köpek havlamalarına karıştı ve beton bloklarda yansıdı.
Mezar gibi bir gece.
Gömdüklerimi ve cenazelerde verilen vaatlerde yalnız değilsin biz varız ifadelerini cömertçe verip kaybolanları düşünüyorum . Ölüm sonrası büyük bir hevesle acı izleri silmek için yeniden tanzim ettiğim eve bakıyorum . Artık yuva değil vitrin dekoru.
Yalnızlık Tanrıya mahsustur diyen yanılmamış ! Tanrı bile yalnız değil ki bir çok sevdiğini yanına almış. Sizlerde onunlasınız.
Gecenin rüzgarını içime çekiyorum . Tüm geceyi içime çekip tüketebilsem. Bende katılsam o mutlular kervanına.
Avusturya.
Gece iyice çöktü . Kentin sokaklarının homurtusu bile azaldı. Kayış dağından yansıyan bir baykuş sesi Köpek havlamalarına karıştı ve beton bloklarda yansıdı.
Mezar gibi bir gece.
Gömdüklerimi ve cenazelerde verilen vaatlerde yalnız değilsin biz varız ifadelerini cömertçe verip kaybolanları düşünüyorum . Ölüm sonrası büyük bir hevesle acı izleri silmek için yeniden tanzim ettiğim eve bakıyorum . Artık yuva değil vitrin dekoru.
Yalnızlık Tanrıya mahsustur diyen yanılmamış ! Tanrı bile yalnız değil ki bir çok sevdiğini yanına almış. Sizlerde onunlasınız.
Gecenin rüzgarını içime çekiyorum . Tüm geceyi içime çekip tüketebilsem. Bende katılsam o mutlular kervanına.
Kütüphaneden bir kitap çekiyorum . Sartre ‘den BULANTI . Dişlerimi sıkıp on dördüncü kattan fırlatıyorum.
Bir köpek tekrar uluyor derinden.Duvardaki Afrika maskı sırıtıyor. Gece dişlerini içime geçiriyor.
Telefonu alıyorum . Yüz on sekizi çevirip kendi numaramı soruyorum . Oh ! Bir insan sesi . Kadın bilse deli der. Ama çok konuşmadan bilgisayara bağlıyor o mekanik ses.... Kapatıyorum. Dört yanım beton ve sessiz duvar.
Tanrım elektrikler kesildi . Sessizlik ve karanlık dostça beni kucaklıyor. LANETLİYORUM.
Arabanın gazını topukladım Belgrat ormanının hali daha korkunç . Virajlarda lastiklerim ötüyor. Dar ve ışıksız Kilyos yolunda Azrail ile dans ediyorum.
Kilyos deli esiyor. Dalgaların sırtı beyaz. Hafif tuzlu çisenti yüzümü kamçılıyor.
Cebimdekileri torpidoya tıkıyorum . Gömleğimi bile sıyırmadan dalıyorum sulara . Karadeniz kara ve soğuk suları ile beni kucaklıyor . Her dalga tepesindeki köpükleri hedefleyip açığa doğru yüzüyorum . Giysilerim taş gibi oldu . Soğuk su kramplar yapıyor . Ama beynimdeki kramplarıma iyi geliyor.
Takatim kalmadı . Yoruldum omuzlarım acıyor. Suya sırt üstü yattım.
Karanlık dalgaların beyaz taçları pembeleşti. Gün doğuyor . Doğuya dönüyorum güneşi yakalayacağım.
Dizim kumlara çarptı . Ayaklarımı yere basıyorum. Sakin bir şekilde kendimi kumlara atıyorum. Bıkkın bir şekilde beni ıslatmağa çalışan dalgalara bakıyorum . Güzellikten hiç nasibini almamış bir yavru Martı yakınıma sokuluyor. O na bile ihtiyacım var . Bakışıyoruz. Yükselmekte olan güneş vücudumu ısıtıyor . Uykuya dalıyorum. Uykumda beynim duruyor mutluyum.
Ya uyanınca!
Koyu karanlık içinde telefonun sesi dost geldi. Derin bir kuyudan çıkarcasına kendimden Sıyrıldım . Reseptöre uzandım. Kulağıma bir sevgi dolu ses yansıdı.
- Beni Kartal vapur iskelesinden alırmısın ? - Hasta değilsin ya ? Hayır karar verdim sana temelli geliyorum.
Kalbimi tatlı bir sıcaklık kaplıyor .
- Tamam sevgilim yirmi dakika sonra oradayım.
Ayın on dördü . Mehtap adalar tarafından sapsarı irişiyor. E 5 kara yolu normalden uzun . Sedefin kayalarında bana sokuluşunu , Büyük adada manastırdaki rahibin sürsün temennisini. Mehtabın gümüş yolunda Sedef adasındaki kumsalda yaptığı baleyi anımsıyorum . Bir gece yarısında teknede buluşan dudaklarımızın hazzı içime yayılıyor.
O yıpranmış ve anlaşılmamış serçeyi göğsümde sıkmak istiyorum.
Karşımda bir araç selektör yapıyor. Uyanıyorum.
Kartal vapur iskelesinde gözlerim karanlığı deliyor.
Motorun burnunda ince zarif silueti zevkle izliyorum Elimi uzatıyorum . Zarifçe kıyıya atlıyor . Başı omuzumda gül yaprağı gibi hafif evime dönüyoruz. Annem diyor. Annem . Susturuyorum. Birkaç asır birkaç saniye susuyoruz.
Evde küçük bir serçenin neşesi var. Banyodan su sesi ile birlikte şarkısı geliyor .
Işığı söndürüyorum. Mum taşıyan iki melek heykeli arasına yerleştirdiğim Kuran , Tevrat ve İncilin üzerinde Buda heykeli kucağında nişan yüzükleri var. Söyle diyorum söyle, ölene dek benimsin.
- Daima seninim diyor bir meltem.Dudadaklarımız birleşiyor.
Vücudundaki su damlaları ile gözlerindeki mutluluk yaşları karışıyor. Kucaklıyorum.
Pikapta Vivaldi çalıyor . Adalardan Bostancıya mehtabın gümüş aydınlığı sularda dans ediyor.
Küçük tırnaklarını kafesin kenarına taktı beni al derce gözlerini gözlerime dikti . Gri teninin üzerinde siyah lekeler olan bir Great Dean . Veterinere kafesten çıkarmasını söylüyorum . O hala hayvanın şeceresinin asaletinden bahsediyor.
Veteriner kafesin kapısını açtı. Apollon yere basar ,basmaz yanıma geldi pantolonumun paçasın yaslandı ve oturdu beklemeğe başladı . Beni kahkahalara boğan bu dramayı kestim onu kucağıma aldım.
Yanımda bal yeşili gözleri ve zarif topuzu ile duran ve Erosun en son hediyesine sordum ?
- Kuma istermisin ? - Böylesine can kurban.
Gülümsedi ve sustu . Gri dost kucağımdan atladı onun sandalyesine fırladı ve kucağına oturdu.
Bak şu laftan anlayana dedik gülüştük
Arabada sahne sevgi rüşveti dağıtımı olarak kucaktan kucağa geçerek devam etti . Üçümüzde mutlu ! Ada vapuruna bindikVapurda Gri dost aramızdaki çizgide ikimize de değerek yattı . Bizde parmaklarımızı onun üzerinde kilitledik . Sedefe yaklaşırken ayrılık saati nedeni ile üçümüzde huzursuzduk.
İkisine de sarılıp Perşembeye dedim . Sedef Adasının Merdivenlerinde onun zarif eli Gri dostumun patisini sallayarak öpücük gönderiyor.
Vapur Marmara nın akşam kızıllığına dalarken içime yalnızlık ve hüzün çöktü.
Swıs Otelin balo salonunda muhteşem kristal avizeler altında zarif vücudunu örten gri elbise için İltifat ediyorum başını smokinimin omuzuna yaslayıp
- Gri dostumuza çok iltifat ettin onun için gri giydim. - Onu seni sevdiği için seviyorum. - Kaderde kuma da varmış.
Gülüşüyor ve muhteşem müziğin içinde dansa dalıyoruz.
Telefonumun sesi derinlerden geliyor. Açıyorum Heyecanla ben sekiz motoru ile adaya geçiyorum.
- Sende gel . Kuma hasta.
Veteriner ümitsiz . Onun zarif ve şeffaf elleri titriyor.
- Ben evlat gömdüm buna dayanamam.
Genç veteriner Mor salkımlı güzel bahçesinde beni bir köşeye çekip;
- Acı çekmesin uyutalım diyor .
Bal rengi gözlere bakıyorum . Dolu . Kolumu beline dolayıp göğsüme çekiyorum . Serçe üzgün. Bir Martı çığlık atıp suya dalıyor .
Onu Sedefe uğurluyorum.
Beynim Swis Otele gri elbiseye dönüyor . Tanrım diyorum sakın ha . Lütfen... Listen yetsin.
Doğu Avrupa NATO Manevralarından yeni çıkmıştık. Türkiye ye dönmenin sevinci içinde şakalaşırken Yarbayın gür sesi kahkahaları böldü.
- Yeni emir ! Kuzey Irak . Paraşüt ve teçhizat kontrolü yapın . Birden değil tim, tim . Uçağın dengesine dikkat. - Yeni iniş zamanımız saat sıfır kırk beş tamam.
Yavuz her zamanki sululuğu ile ;
- PKK pek kaka !
Diye terennüme başladı . Gülmeğe başladık.
Saat sıfır kırk dört . Uçağın kuyruk kapısından gece bütün ayazı ile içeriyi doldurdu . Kendimi boşluğa bıraktığım zaman . Yüz küsur paraşüt geceyi papatya tarlasına çevirmişti..
Toplanma uzun zaman almadı . Bir teçhizat sandığı paraşütü ile birlikte kayıp. Yarbay;
- Hedef kuzey batı. Esir almak yok. - Haydi aslanlarım. Yanımda Aslan dan çok kediye benzeyen Bülent’e baktım.
- Senden olsa, olsa kedi olur. - Düdük ! Çok daha iyi ya hep dört ayak üstüne düşerim. - Yeni bebeğini düşün . Dört ayak üstüne olsa da düşme. - Baş üstüne ukala....düdük.
Gülüştük yola koyulduk.
İkinci sıcak temas sağlandı. Yedi kişiyi geride bıraktık
Komutan koordinatları verdim Kobralar onları toplarlar diyor . Yine de huzursuzum ! Kemalin Ayağına takılan o kablo olmasa idi . Kürtçe yayın Yapan ve dağ başındaki modern radyoyu bularak susturamıyacaktık . Bu adamlar bu kadar parayı yalnız uyuşturucudan mı sağlıyorlar acaba . Yoksa uluslar arasında hasta adam Osmanlı dan beri devam eden dost kazıkları devam ediyor mu ? Bülent seslendi;
Saat sıfır kırk dört . Uçağın kuyruk kapısından gece bütün ayazı ile içeriyi doldurdu . Kendimi boşluğa bıraktığım zaman . Yüz küsur paraşüt geceyi papatya tarlasına çevirmişti..
Toplanma uzun zaman almadı . Bir teçhizat sandığı paraşütü ile birlikte kayıp. Yarbay;
- Hedef kuzey batı. Esir almak yok. - Haydi aslanlarım. Yanımda Aslan dan çok kediye benzeyen Bülent’e baktım.
- Senden olsa, olsa kedi olur. - Düdük ! Çok daha iyi ya hep dört ayak üstüne düşerim. - Yeni bebeğini düşün . Dört ayak üstüne olsa da düşme. - Baş üstüne ukala....düdük.
Gülüştük yola koyulduk.
İkinci sıcak temas sağlandı. Yedi kişiyi geride bıraktık
Komutan koordinatları verdim Kobralar onları toplarlar diyor . Yine de huzursuzum ! Kemalin Ayağına takılan o kablo olmasa idi . Kürtçe yayın Yapan ve dağ başındaki modern radyoyu bularak susturamıyacaktık . Bu adamlar bu kadar parayı yalnız uyuşturucudan mı sağlıyorlar acaba . Yoksa uluslar arasında hasta adam Osmanlı dan beri devam eden dost kazıkları devam ediyor mu ? Bülent seslendi;
- Düdük cephanem kalmadı bana bir şeyler salla - İki El boması ile bir şarjürü uzaktan sallayıp yerine astım.
Küfürü yedim . Herifin sık kullandığı düdük lafına içerliyorum. Cephaneleri verirken;
- Ulan düdük senin gibi olur. Hem tahta gibi adamsın hem de iki deliğin var.
Rahatladım . İşaret ışıklarını çevreden görülmeyip havadan görülmesi için çukurlar içinde yaktık. Yarbayın iddialı ifadesine rağmen helikopterin bu zifir karanlıkta bizi bulacağına inanmıyordum yanılmışım.
Gelen cephaneleri ve kumanya yı hızla dağıttık. Hepimizin altı yedi kilo fazlamız vardı.
Telsizde metalik bir ses takırdadı saat on üç gibi yamaçta hareket var . Bülent le ikimiz komutanın işareti ile sağdan kaymaya başladık Kızıl ötesi dürbünün yeşilliğinde dört karaltı gördüm.
Dürbünü Bülent’e uzattım . Aynı anda solumuzda bir el bombası patladı . Beşinci yakınımızda imiş. Silah sesleri etrafı doldurdu. Beş ceset olana kadar !
Bülent seslendi sesi bozuktu.
- Düdük dönüşte altmış beş kilo fazla taşıyacaksın.
Heyecanla yanına sokuldum . Kan içindeydi . Bana bir şeyler uzattı .Bir cüzdan ve bebe fotoğrafı.
- Düdük nakliye ücreti peşin al. - Puşt trajikleştirme ! İyileşeceksin. - Düdük uzatma al şunları . Silahımı bana yaklaştır sırtımı şu kayaya yasla ki dönüşünü göreyim. - Dursun . Cüzdanı dönüşte alırım. - Ulan düdük ben seni böyle mi yetiştirdim . İçinin gittiğini biliyorum . Hatta hızlı davranıp senden önce aldığım için içerlemiştin
Tabancamı namlusuna mermi sürüp eline verdim.
- Düdük sen kendine bak ben kendime yeterim.
Komutan seslendi;
- Takımlar ileri...
İleridekilere nefes , nefese yetiştim . Gerilerden gelen güdük bir patlama beni dondurdu.
Dönenlerden biri olmak şans mı bilmiyorum ? Bülentin bebeği kucağımda eşini yaşlı gözleri dalgın. Gözüm gazete başlıklarına ilişiyor.
KUZEY IRAK HAREKATIMIZ BAŞARI İLE SONUÇLANDI . KAHRAMAN ORDUMUZ...
İlerde yağlı bir herif purosunu yakıyor . Yandaki Birahanede bir kaç ayyaş felsefe yapıyor. Caddede büyük bir Coca Cola reklamı altında binlerce dolarlık Cherokie cipte bir züppe poz kesiyor .
Uzaklarda solgun çatlak bir ses sesleniyor ; - Düdük boş ver .... Susuyorum. MAGI ‘ NİN HEDİYESİ II
- Baban hala gelmedimi ? - Hayır saat dokuz değil mi ! - Hayret !
Biraz gönlüm biraz kırık okul birincisi ol . Herkes ten güzel sözler işit . Babam o gün aldırmayıp geç gelsin.
Teyzem sarı saçlarını dalgalandırarak bir bisküvi tabağı uzatıyor.
- Eniştem asla geç kalmaz .Kaldı ise sebebi vardır.
İçim cız ediyor . Haklı . Allah korusun acaba ? Duaya başlıyorum. Son zamanlarda güzel yüzü solgun. Bir rahatsızlığı olmasın.
- Tanrım babama bir şey olmasın . Annemle cilveleşirken attığı şen kahkahalar evimizden asla silinmesin .
Yine de içim buruk . Bu güne kadar hangi mutlu günü atladı ki bunu atlasın . Muhakkak bir şeyler var.
Büyük teyzem banyoda şarkı söylüyor. LOFCANIN ARDINDA KAYA...
Büyük anneme bakıyorum ağızlığını eline alarak sessizce , yalnız dudakları ile iştirak ediyor.
Diplomalarmız elimize koşuşurken Bilgenin köşede uzattığı veda öpücüğü geliyor aklıma içim bir tuhaf oluyor.
Kapının zili birden düşlerimi bölüyor.
Hepimiz fırlıyoruz kapıya . Babam biraz solgun ve elleri her zamanki gibi paketlerle dolu değil. Annem sessizce paltosunu alıyor . Teyzem hemen Kaminetoya kahve koyuyor.
Evde neşeli, bir canlılık başlıyor.
Biraz sonra annem sesleniyor
- Baban seni misafir odasında bekliyor.
Eyvah ! Bu gün ,ne halt yedim. Bir Engine sataştım O da cezalık değil . Odaya girip kara gözlerinin içine bakıyorum . Durgun.
Üzerinde zıplamaya bayıldığım koltuğa ilişiyorum. Eli elimi tutuyor. Hüzünlü bir sesle;
- Oğluş sen aileye bu gün en mutlu günlerinden birini yaşattın . Kendi görevini bizle için en iyi şekilde yaptın . Oysa ben bu saate kadar sana hediye alabilmek için tüm şartları zorladım ve maalesef almadım!
Pırıldayan iki damla göz yaşı, kara gözlerinden kara bıyıklarına uzanıyor ve sımsıkı sarılıyoruz.
Tüm parasını dün amcama kızının doğumu için verdiğini anımsıyorum . Ona daha sıkı sarılıyorum
Evimizde sessizlik hakim . Herkes misafir odasında neler olup bittiğini merak ediyor .
Dakikalar , dakikaları , babamın inci damlalarını, damlalar kovalıyor.
Büyük annem sessizce kapıdan süzülüyor.
- Muzaffer Bey kahveni getirdim.
İçine bir tutam taze fesleğen konmuş mis kahve uzatıyor.
Artık evimizin alışılmış canlılığı geldi.
Akşam Kanlıca dan yoğurt yemesine Papaz kaçtı oynuyoruz . Babam itirazda kim kaybetse ben ödüyorum . Ay başında artık maaşımdan Papaz Kaçtı fonu kuracağım . Gülüşüyoruz . Büyük annem
- Muzaffer bey , ben üç aylıklarımı alınca herkese Papaz Kaçtı için katkı yaparım . Ama bu sefer Bozalar benden olsun. Diyerek para kesesine sarılıyor . O kese çok meşhur. Kahkahalar evimizden Lalelinin Koca Çınarlarla Kaplı caddesine ulaşıyor . Ağaçlarda konaklayan göçmen kuşları bu seslere eşlik ediyor.
Bulaşık yıkayan annem şarkı mırıldanıyor.
Babam salondan adapteli türküsü ile Salihliden aldığı hülyalı göçmen kızına sataşıyor.
GEMİ GELİR YANAŞIR İÇİ DOLU ÇAMAŞIR ŞU SALİHLİ KIZLARI KOCA DİYE AĞLAŞIR.
Annem servi boyu ile kapıda beliriyor . Cilveli:
Onları baş başa bırakıp yan odaya geçiyorum.
Büyük annem kınalı saçlarını fildişi tarağı ile tarıyor. Bana Filibe de ki konağı ve annemin oradaki okul başarılarını anlatıyor.
Evimiz artık yaşam dolu
Günler sonra Devrin tek Ansiklopedisi Nebioğlu Kucağımda . İçimden ben hediyemi o gece almıştım diyorum.
Seneler sonra O.Henry ‘den THE GİFT OF MAGİ hikayesini okurken bana hiç yabancı gelmiyor
- Çavuş gördüğümü görüyormusun ? - Hayır gördüğünü görmüyorum komutan ! - Önüne bak öyle ise . Bu ne biçim yürüyüş. - Avcı tim yürüyüşü komutan. - Aferiiin. Peki silahlar niye omuzda elde değil. - Komutan bizimkiler hızlıdır. Halleder. - Ulan kitapta öyle mi yazıyor. - Kitap birlikte kaldı komutan.
Devam etsem herif uzatacak sustum. ST,TT bilmem kaç talimatname zırvalayacak. Derken bir makineli tüfek ovayı yırttı . Çavuşla ayni çukura daldım.
- Atış serbest .
GEMİ GELİR YANAŞIR İÇİ DOLU ÇAMAŞIR ŞU SALİHLİ KIZLARI KOCA DİYE AĞLAŞIR.
Annem servi boyu ile kapıda beliriyor . Cilveli:
Onları baş başa bırakıp yan odaya geçiyorum.
Büyük annem kınalı saçlarını fildişi tarağı ile tarıyor. Bana Filibe de ki konağı ve annemin oradaki okul başarılarını anlatıyor.
Evimiz artık yaşam dolu
Günler sonra Devrin tek Ansiklopedisi Nebioğlu Kucağımda . İçimden ben hediyemi o gece almıştım diyorum.