Kısa hikayeler
Eğer imgeleriniz karakterinizin dramatik yönü tarafından hareket geçirilmişse ; o zaman siz gören göz , işiten kulaktan fazla olmak istersiniz . En etkili sunum olarak hikayenizi karakterinizin bilinci aracılığı ile yorumlar onu okuyucun dünyası haline getirebilirsiniz. HAROLD BLODGET
Kanımca kısa hikaye bir Sone’dir . Okumanın lezzetini unutmuşa ulaşmak için altın yol yazmak için zor yoldur. Ben hikayelerimi metroda , otobüste , kumsalda okuyan bir topluma özenle yazdım . Dilini etikler betik ler , tilcik ler gibi yeni kelimelerden uzak tuttum . Sokaktaki insanın anlayabilmesi anlaması yorulmadan okuyabilmesi için konuşma lisanını kullandım. Edgar Allan Poe için kısa hikayenin babası derler. Ben ise ona uzaklardan Puşkin ile Ömer Seyfettin boylamından , Sait Faik dergahının bir kulundan bir demet torun gönderiyorum.
Menekşelendi sular . Pembe ve kızılın yanında mor ve siyah , dalgaların üzerine binerek bulunduğum çakıllara kadar geliyor . Gece koyu yeşil çamların lacivert gölgelerine özenmişçesine bu renk oyununu silmeğe çabalıyor . İmbattaki yosun kokusunda bir şaşkın yengeç suyu arıyor !
Beyoğlu çağıl , çağıl . Birahanelerden yükselen ekşi alkol kokusuna karışan midye ve kokoreç kokusu içimi döndürüyor. Ter kokan yağlı insanlar, okuldan kaçıp sinemaya giden talebelerin ürkek yürüyüşleri berduşlar ... ve birkaç ayyaş , karınca düğününde... Profitarol yemeğe bayıldığım pastane lahmacun satıyor. İstanbul !Doğduğum , yaşadığım, küstüğüm şehir anılarım gibi can çekişiyor.
Datça tarafında sarı ışıklar boncuk, boncuk . Güneşin son pembeleri geceyi haince bıçaklıyor . Mor dalga sırtlarından seken rüzgar tenimi ürpertiyor.
Menekşe rengi köpüklere dalıyorum.
Levent de Ak merkez ışık , ışık . İki minik çocuk kapıdaki bekçiyi atlatıp yürüyen merdivenlere koşuyor. Zarif, salınımlı bir Blue-Jean‘i beyaz nazlı omuzlardan dökülen platin saçlarla dansetmekte. Kısacık bir Japon kamerasının karelerini kaçak bir sokak kedisi ile dolduruyor.
Koca yorgun bir Çınar renklerde solgun ; yalnızlıkta dalgın yürüyor.
Barlar boşaldı . Etiler kaldırımları çisentili. Bir kaç Neon çamurlu sularda renk armonisinde . Siyah tuvaletli kadın köşede kusmakta . Yalınayaklı çıplak çocuklar gecenin ayazında barlardan çıkanlara kağıt mendil satmağa çırpınıyor.
Sevdiğim şehir , taptığım şehir , Boğaziçinden kopup
gelen rüzgar olmasa boğulacak.
Renkler kayboldu . Dalgaların menekşe atlıları hariç Gün iyice çöktü . Çamların yeşili kara . Yengeç hala ayağımın dibinde suyunu arıyor . Sırtından tutup denizin koyu menekşesine bırakıyorum.
Ufuktaki son ışıltıda artık yok . Köpükler mavi , beyaz deniz kapkara . İlk beyaz saçımı gördüğüm günü ve kovalayan , kovalanan çılgın tempolu seneleri ve eğrilerin doğrularını , doğruların , eğrilerini ; acıları mutluluğu , çocukluğun kahkahalarını , göz yaşlarını düşünüyorum .
Ellerimi , beyaz saçlarımın arasından geçiriyorum Annemin beyaz saçlarını okşadığım ölüm döşeği geliyor aklıma . Doktor reçeteyi bana doğru uzatıyor duraksıyorum . Son paramı aynı hastanenin başka koğuşunda yatan karımın Kemotropi ilaçları için harcadığımı anımsıyorum.
Eczacı asık . Rehin bıraktığım Rolex saatime bakıyor. reçeteyi uzanıp alıyor .Ezikçe merdivenlere ulaşıyorum. Ağlayarak iniyorum . Pis bir hastane tuvaletinde yüzümü yıkıyorum . Odaya gelirken gülen maskem benimle. Esprili ve iyi haberler veriyorum karıma gırtlağıma bir şeyler düğümleniyor. Dolan direni ve azalan oksijenini bahane edip dışarı fırlıyorum .
Koridorda sessiz göz yaşlarımı dolu dizgin ...
Uzakta bir baykuş ötüyor. Arabama ulaşmak için Çam iğneleri ile kayganlaşmış patikaya koşuyorum . Islak gözlerim bir parça ümit ışık arıyor . Yok...
Sularda menekşe bile yok...!
Dil Burnu, Heybeli , Kınalı ,Çamlıca, Kavaklar, Kilyos Belgrat ormanları... . . Hisarlar... Küçük su... Göksu, Boğaziçi ... . koca şehir tüm sevdiklerim tüm anılarım çocukluğum , tüm ikinci yaşam ümitlerim , senin olsun
Koca İ S T A N B U L sana aşıktım ama artık seni istemiyorum...
Arabama ağır,ezik ve bungun ulaştım . O homurtulu ben suskun. Karanlığında gecenin yola düşüyoruz. İstanbul geri . Datça ileri. Dua ediyorum .Tanrı belki acır da denizi arayan yengeç gibi sırtımdan tutar Menekşelenmiş sulara koyar diyerek kapkara gök yüzüne bakıyorum.
- Kes sesini Adem Rumlar duyacak. - Sarıkız , sarıkız Ben olamam yalınız... - Adem ! Gelirsem gölgeni yalnız bırakacağım ! - Saaarıkız , sarıkız , Ben olamam Erdalsız....
Ege’nin bu sap,sarı çocuğu hiç adam olmayacak diye düşündüm . Ademin ardından , gecenin sessizliğini bir Rum bataryasının takazası yırttı. Mücahitler öte yandan cevap verdiler.
Mehtabın koyu karanlığında yüzbaşım zeytinliğin sağındaki karaltıları gösterdi . Siperin rutubetli havasına sindim . Arkadaşlara susmalarını işaret ederek gittikçe ağırlaşan miğferimi çıkartıp gece dürbününü aldım . Adem sürünerek yanıma geldi miğferimi aldı . Elini fermuarına götürerek;
- Ulan koca İstanbullu ! kasıklarım patlayacaktı tam işeyecek yer arıyordum.
Gülüştük . Uzanıp miğferi aldım . Bu sefer avcı boy
çukurunun bomba deliğini işaretle;
- Buraya işiyorum gelen bir Rum el bombası olursa buraya tepme üzerine işemiş olurum.
Sunturlu bir küfür savurdum . Birden aydınlatma fişeği etrafı gündüz gibi yaptı . Yüzbaşının endişeli yüzünü gördüm . M6’ yı sıkıca kavradım . Bir anda etraf silah seslerine boğuldu . Elefteriadis köyü tarafından bir homurtu gelmeğe başladı . Bir 63 lük yakınımızda patladı . Toz bulutu arasında el yordamı İle miğferimi bularak başıma geçirdim . Biraz ıslak gibi geldi . Ulan bu sarı kız bir halt mı etti ? .
Birden takaza arttı. Yüzbaşını sesi;
- Tank hücumu dikkat... arkasında piyade var...
Çılgınca ateşe başladık . İlerde bir tankın silueti ile onu takip eden karaltılar gördüm . Yanımdaki telsize sarıldım . Yüzbaşı ;
- Erdal hava desteği için hedefle çok yakınız telsizi bırak.Takımı hazır tut . İşaretimi takiben saldırın biz sizi koruruz.,
Tam takımı hazırlamışken , kulağımın dibinde Ademin sesi;
- Ulan bu iş hanım evladı İstanbulluya verilir mi? Biz dururken , yüzbaşının ettiğine bak gari.
Seri bir hareketle biraz evvel Magosa karayolundan söktüğümüz mayını kucakladı delice zikzak yaparak koşmağa başladı.
- Sarıkız,sarıkız Ben olamam Yalınız.....
Yüz başının çamur içinde gülümseyişi beni biraz kızdırdı . Adem için endişelenerek silaha sarıldım Bir anda ortalık cehenneme döndü . Bizim sarı salağın silüetini çakan şimşekler içinde Tankın önünde gördüm . Kısa bir süre sonra koca bir alev sardı ortalığı Tank ; paletinin altına konan mayınla hayata veda etmişti . Korumasız kalan Rum piyadelerinin çılgın ateşimizle çil yavrusu gibi dağıldıklarını görmek beni son derece mutlu etti . Ama İçime kocaman bir acı çöktü. Ah Adem Son atışlarda bitince çöken sessizlik içinde beliren iniltiler de Ademinkine benzer ses bulamayınca karardım . Yüzbaşımdan arama izni istemek için doğrulurken; Karanlıklar içinden;
- Saaarıkız ,sarıkız, Ben olamam yalınız....
Dudaklarımdan istemediğim bir feryat fırladı.
- Allah belanı kaldırsın puşt.
Bu manyağın gölgesi önüne kattığı üç Rum la belirdi tank personelini esir almıştı ve hala aklı türküdeydi
- Sarıkız ,sarıkız
Ben olamam yalınız.
Yüzbaşı gülümseyerek seslendi :
- Alın şunları şu serseriden.
Sabah ilk ışıklarını gösterirken . Bu çılgın kocaman bir barbunya konservesini midesine indiriyordu . Birden gözleri esirlere ilişti , uzandığı kutuyu aldı;
- Bu gavurcukların karnı da açtır.
Ayaklandı esir kümesinin bağlı olduğu zeytin ağacına yaklaştı . Ne oldu ise o anda oldu ! Bir silah sesi ortalığı yırttı . Ademin ayakta sallandığını ve yıkıldığını gördüm . Rum çavuşun elinde bir 6.35 yansıdı .
Şarjürümü çılgınca üzerine boşalttım.
Ademin yanına yaklaştığımda kan içinde idi.
- Bu kadarmış koca İstanbullu
yineledi...
Tamamlayamadı.......!
Artık subay gazinosunda adım çıktı . Beni savaş üşütüğü sanan tüm insanlara Sarı kız türküsünü söylüyorum.
Musevilere özgün kızıl saçlar , beyaz tenine egzotik bir renk veriyor. Polonya asaletinin hafifçe çattığı kaşlar ve ışıltılı gözler insanın içine işliyor .
Bu mis yapıyı şiirsel ses ve narin bir şeffaf cilt tamamlıyor . Anlatımın sınırına dayanmış bir ten kokusu,öpülesi çiller, zarif pembe dudaklar . Barok müzik gibi iç gıcıklayan kelimeler.
Bir Nisan sabahı gibi bahar kokan nefesi yüzümde dolaşırken , onu sınırlayan dudaklar okşayan sözler mırıldanmakta.
- Erdal bey beni dinlemiyorsunuz !
Uyanmak istemediğim hülyalı egzotik bir rüyadan materyalist alemin çamuruna derin bir dalış.
- Pardon müziğinize dalmışım.
Alaca karanlığı yırtan sabah güneşi gibi insanın içine doğuveren şuh bir gülümseme . Derinliğinde kaybolduğum gözlerde şeytani bir ışık ve tenimi ateşe salan kısa bir sukut...
An ile asır arasında geçen saniyeler.
- Bana zaman ayırabilecek misiniz ?
Musevilere özgün kızıl saçlar , beyaz tenine egzotik bir renk veriyor. Polonya asaletinin hafifçe çattığı kaşlar ve ışıltılı gözler insanın içine işliyor .
Bu mis yapıyı şiirsel ses ve narin bir şeffaf cilt tamamlıyor . Anlatımın sınırına dayanmış bir ten kokusu,öpülesi çiller, zarif pembe dudaklar . Barok müzik gibi iç gıcıklayan kelimeler.
Bir Nisan sabahı gibi bahar kokan nefesi yüzümde dolaşırken , onu sınırlayan dudaklar okşayan sözler mırıldanmakta.
- Erdal bey beni dinlemiyorsunuz !
Uyanmak istemediğim hülyalı egzotik bir rüyadan materyalist alemin çamuruna derin bir dalış.
- Pardon müziğinize dalmışım.
Alaca karanlığı yırtan sabah güneşi gibi insanın içine doğuveren şuh bir gülümseme . Derinliğinde kaybolduğum gözlerde şeytani bir ışık ve tenimi ateşe salan kısa bir sukut...
An ile asır arasında geçen saniyeler.
- Bana zaman ayırabilecek misiniz ?
Masamın arkasından uçtuğum pembe bulutlardan zorla sıyrıldım ve
- Tüm günümü size ayırmak hayalimdi . - Rober St . Louıs ‘ den aradı . Olmayacağımı söyledim . Sekreterinize sizinde dönmeyeceğinizi belirten bir not da verdim
Çılgın bir piyanistin parmaklarının koşturduğu kalbimin dışardan duyulacağı endişesi ile hızla trençkotuma uzandım . Onu göğsüme sıkıca basarak karşımdaki bu zarif melteme kendimi bıraktım.
Her vites değiştirişimde zarif mantonun arasından görünen şiirsel diz kıvrımları , içime dolan doğal bir yasemin kokusu , arabamın tekerleklerini yerden kesiyor.
- Prenthams’a uğrayalım gecelik almak istiyorum.
Uçuk mavi şifon baby-doll şeffaflığından süzülen iki melodi bacak birbirine hasretmişçesine değerken içimdeki çılgın atlı yine koşturmaya başladı.
- Bunu nasıl buldunuz ?
Kilisenin kutsal orgundan sonra kuru bir rahip sesi İle;
- Rüya gibi.... - Hiç rüyanız hakikat oldu mu ?
Gülümsedim . Sarılmamak için kilitli tuttuğum
kollarımı çözerek La Jakond’un beline doladım ve onu aynanın önüne götürdüm .
- Michel Angelo bu güzelliği resimleseydi bir kat daha ünlü olurdu .
diyerek , zarif ince parmaklarını dudaklarıma dokundurdum . Zarif ve süzgün bir hareketle beni kendine hafifçe çekti lezzetli sıcak dudaklarını , dudaklarımda hissettim.
Macar ovalarında at koşturan yüreğim bir buluta binerek Alplere yükseldi . Onu vahşi kayalıklarda arı kar suları ile beslenmiş bir Yaban Lalesini tutarcasına incitmeden ğöğsümde sıktım.
- Yeşil köydeki evime gidelim. - Benim biraz daha ilerde yazlığım var. - Tamam daha sakindir. Gece de bizim.
Bahçemdeki kızıl Kanada çınarının yaprakları sarmaşıklardan dökülenlerle birlikte renkli bir sonbahar halısı yaratıyordu . Mavi Ladinin altında onu bir kez daha öptüm . Sıklaşan nefesini bir Pan Flütü dinler gibi kutsal duygularla dinledim.
Ilık Yasemin kokulu tenini duşun damlalarına teslim etmesine olan itirazımı gülümseyerek sevgi dolu gözlerle izledi.
- Şöminede yanan ahşap kokusu bile teninizin kokusunu gölgelememeli.
- Tüm gece bizim... - Geceler artık çok kısa gelecek.
Gülümsedi. Yanan vücutlarımıza karışmış aşk ve Yasemin kokusu içinde yastığa yayılmış Kızıl saçlarına baktım . Son baharın Kızıl çınar yapraklarını hatırlattı bana.
.........................................
O günden beri nerede bir kızıl çınar yaprağı görsem Vivet , iç gıcıklayan kokusu ılık teni ile gelir yanıma.
Her kızıl yaprağı onu okşarmışçasına büyük bir kutsallığın parçası gibi , sevgi ve özenle tutarım.
Birsen sarı saçlarını dalgalandırdı ve gözlerimin içine derin,derin baktı.
- Kurtarmaca da eşim olurmusun ?
Onun buklelerine takılan bakışlarımı ayırmadan Ebe den her kurtulmak isteyişimizde koşarak el , ele tutuşacağımız anların heyecanı ile sustum kaldım. Küçük eli elimi yakaladı ve diğer arkadaşlarımıza seslendi ;
- Biz de varız...
O gece evimizde en mutlu bendim . Annemin çeşitli suallerine karşın sadece gülümseme ile yetindim.
Onunla ilk yakınlaşmamız böyle oldu.
İlk okulun en güzel anılarından biri Birsen . Geceleri köşklerinin önünden geçerken ıslığıma cevap veren küçük beyaz eli rüyalarımda. Her gece onu kötü insanlardan kurtararak kahraman oluyorum hayallerimde.
Bir gün okul çıkışında her zamankinden daha heyecanlı yanıma geldi;
Birsen sarı saçlarını dalgalandırdı ve gözlerimin içine derin,derin baktı.
- Kurtarmaca da eşim olurmusun ?
Onun buklelerine takılan bakışlarımı ayırmadan Ebe den her kurtulmak isteyişimizde koşarak el , ele tutuşacağımız anların heyecanı ile sustum kaldım. Küçük eli elimi yakaladı ve diğer arkadaşlarımıza seslendi ;
- Biz de varız...
O gece evimizde en mutlu bendim . Annemin çeşitli suallerine karşın sadece gülümseme ile yetindim.
Onunla ilk yakınlaşmamız böyle oldu.
İlk okulun en güzel anılarından biri Birsen . Geceleri köşklerinin önünden geçerken ıslığıma cevap veren küçük beyaz eli rüyalarımda. Her gece onu kötü insanlardan kurtararak kahraman oluyorum hayallerimde.
Bir gün okul çıkışında her zamankinden daha heyecanlı yanıma geldi;
- Artık okul çıkışında beni hizmetçimiz almayacak. Sen beni akşamları eve bırakırmısın ?
Yosunlaşmış parke taşlı yolların iki mutlu yolcusuyuz artık. El,ele yürürken okul çantalarımızın ağır yükünü unutur,hiç konuşmazdık .Konuşursak Tılsım bozulacak diye korkardık . Zamandan kazanmak için çocuk adımlarımızı bile daha yavaş atardık . Onun ahenkli yürüyüşünün ritminde dalgalanan sarı buklelerine çılgın hayranlığımı bildiğinden doğum günümde getirdiği o kalem kutusundan kırmızı kurdeleli bir sarı bukle çıkınca şaşırmadım.
Senelerce paso kılıfımın değişmez uğuru oldu.
Tam üç yıl okulumuzla o güzelim köşkün arasında sessiz , kutsal ve mutlu yolculuklar yaptık . Son dersler artık okulun en mutlu dersleri . Bu kutsal yürüyüşümüz köşkün kameriyeli yolunu süsleyen demir kapının gıcırtısı ile bitiyor . Terlemiş ellerimizi zorla birbirinden ayırarak onun kurdeleli sarı saçlarını düzelten küçücük beyaz zarif elinin göndereceği veda öpücüğünü bekleyerek ters yöndeki evimize bu öpüşün sarhoşluğunda dönüyorum.
Dördüncü sınıf... Koca çınarlı caddede konaklamış bir sürü Kırlangıcın çığlıkları arasında yorgun ayaklarımı sürüyerek eve mutsuz dönerken dalgındım . Birsenin verdiği adresi avucumda sıkı, sıkı tutuyordum. Kanada Türkiye den kaç kilometre uzakta acaba diyerek tasalanıyordum.
Gece; yorgan altında el feneri ile gizli okuduğum 1001 Roman yerine Birsen in inci yazılı adresine bakıyor ve içimdeki acıyı bastırmağa çalışıyordum . Adresi özenle muska gibi katlayıp kısa pantolonumun cebine dikkatle yerleştirdim ve yorgun uykuya daldım.
Sabah sevgili anemin melodili sesi yeni günü haber verirken mutsuzdum. Pantolonuma uzandım!
Annem ;
- Pantalonunu yıkadım ütüledim salondan al.
Dünya başıma yıkıldı . Salona koştum cebime daldım. topak olmuş yıkanmış yumakta Birsene ulaşma umudum , umutsuzca harcanmış yatıyordu.
Kahvaltı etmeden , çantamı almadan köşke koştum Hiç kimse yoktu... Aklımda kalan kelimeler Kanada Toranto...
Konak terkedilmişliğin acı izleri ile bana bakmakta. Bahçenin yeşili kalmamış . Petrol rengi olmuş . Kırık camlardan ; zamanın hırçın ellerinin yırttığı, solmuş perdeler sarkmakta . Ne mutlu kahkahalar , ne de nazlı salınan ortancalar var . Islığımızı çalıyorum. Minik bir elden, minik bir öpücük bekliyorum.
Yok....!
Yılların ağarttığı beyaz saçlarımı acı ile yorgun sıvazlıyorum . Cüzdanımdaki sarı perçemi öpüyor ve okul yolunu tutuyorum.,
Apartmanımızda oturduğumuz kat lokanta olmuş.Ne annemin şen kahkahaları ne de babamın ona takılan şarkıları var. Çınarlı yol , ağaçsız dümdüz bir asfalt .
İlk okula varıyorum . Bahçe ek binalarla küçülmüş. Seneler yok ediciliğini dolu dizgin kullanmış . Sınıfa çıkıyorum. Sırama oturuyorum . Acının zincirinde, yok olanlar listesi geçiyor gözlerimden . Bir kat daha yalnızlaşıyorum . Sarı bukle yorgun ellerimde . Onu bir kibritle yakıyorum . Pencereden solan gün de alev alev hadi Tanrım diyorum listene beni de al .
Bahçeden biri sesleniyor
- Kuratarmacada eşim olurmusun ?
Kara Ediple , Ağustos sıcağında köpürttüğümüz attan atladık . Hayvan derin bir nefes aldı . Bu iki çılgın çocuk , biniciden kurtulmanın mutluluğu içinde bağladığımız ağaçtan birkaç yeşil yaprak koparmak için yaptığı zürafa dansına kahkahalarla güldük.
Güvercinli mağaranın bulunduğu kayalık tabana ulaştık . Keşif gezilerimizden biliyorduk giriş altımızda bulunan mağara tavanının bir kısmının çökmesi sonucu açılmıştı . Bu delikten bir ucu çalılara bir ucu belimize bağlı halatla inerken keyfimize diyecek yoktu.
Edip’in neşeli sesi mağaranın karanlık duvarlarında Yankılandı;
- Hazine burada .. Krezüs hazinesi... Adam bir bağ yaptırmış üzümleri yakuttan yaprakları altından.
Güldüm.
- Egenin bağları hep altındır.
Edip delilendi;
- Salak şehirli ! Bana bu edebiyatı yapma . Seni getirende kabahat . Tarih kitapları Kral yolunun buradan geçtiğini O Zengin Kral Krezüs ün burada yaşadığını yazmıyor mu ? Çevredeki harabeleri de görmedin mi ? Ya amcam gilin dün anlattıkları!
İçim zenginlik hayalleri ile gıcıklandı . Ediplerin kuyusundan yürüttüğümüz o kalın halatı belimden çözdüm . Vıcık , vıcık yarasa pisliği zemine bastım. Ya çalılardan halat kayarsa ! Çalılar çocuk sahibi Olma isteyenlerin bağladığı renkli çaputlarla süslü Bu halleri ile komşumuz Sabiha Teyzenin bugidili haline benziyor . Bir kahkaha daha attım . Edip;
- Gördün peşin parayı gülersin.
Birden yankılanan kanat sesleri ile ürperdim . Edip;
- Acele etmezsek Güvercinlerin dönüşüne kalırız.
Akşam üzerleri çılgın kanat sesleri içinde binlerce Güvercinin bu deliğe dönüşünü izlemiştim korktum. Edibe;
- Alfred Hickok ‘un kuşlar filmini unutma
Dedim . Cevap aşırı bir küfürle geldi.
Tepeden süzülen ışık ve fenerlerimizin kör aydınlığı içinde bulunduğumuz alana açılan üç koridor gördük. Edip düşünmeden ortadakine daldı.
- Nereden biliyorsun doğru yol olduğunu? - Kahveden Deli Meto ile Dellen Mustafa çamlı bilardo oynarken konuşuyorlardı onlardan duydum. - O kerizler nereden biliyormuş ! - Dingillerin Sadık hoca rüyasında görmüş
Sustum. Hoca efendi bütün cehaletine rağmen tabu idi. O garip oğlunu bizim bahçeden kokulu erik çalarken yakalayıp pataklayınca Dedem köpürmüştü.
Fenerimiz ıslak sarkıtları aydınlatırken nemli geçit gittikçe daralıp aşağı doğru inmeğe başladı.Meşhur Jül Vern in eserinden esinlenerek;
- Arzın Merkezine Seyahat
Dedim. Edip gürledi.
- Arz değil büyük annem suratlı dünya , dünya.!
Tekrar kanat sesleri yankılandı . Üzerimizden koyu karaltılar geçti. alana açılan üç koridor gördük. Edip düşünmeden ortadakine daldı.
- Nereden biliyorsun doğru yol olduğunu? - Kahveden Deli Meto ile Dellen Mustafa çamlı bilardo oynarken konuşuyorlardı onlardan duydum. - O kerizler nereden biliyormuş ! - Dingillerin Sadık hoca rüyasında görmüş
Sustum. Hoca efendi bütün cehaletine rağmen tabu idi. O garip oğlunu bizim bahçeden kokulu erik çalarken yakalayıp pataklayınca Dedem köpürmüştü.
Fenerimiz ıslak sarkıtları aydınlatırken nemli geçit gittikçe daralıp aşağı doğru inmeğe başladı.Meşhur Jül Vern in eserinden esinlenerek;
- Arzın Merkezine Seyahat
Dedim. Edip gürledi.
- Arz değil büyük annem suratlı dünya , dünya.!
Tekrar kanat sesleri yankılandı . Üzerimizden koyu karaltılar geçti.
- Güvercinler..! - Yarasa bunlar şehirli sizin memlekette yoktur. - Kan emerler boynunu kapa . - Ben oların kanını emerim.
Onunda sesinde korku vardı . Sustum . Yol iyice daraldı . Edip ilerdeki kara deliği gösterdi . Daha çok korktum ! Cebimdeki çakıyı hayali düşmanlar için sıkıca kavradım . Deliğe yaklaştık fenerlerimiz yemyeşil bir suyu aydınlattı.
- Hazine gölün dibindedir. - Korsanmı bu be ! Hazinesini suya saklasın . - Ama filimlerde hep deniz dibinde.. - Burası deniz mi çocuğum ! - Ama Boz dağın tepesindeki gölde batık şehir varmış. Minareleri görülüyormuş. - O sodalı su ve çok uzak...
Tam soda ile hazinenin ilgisini soracakken fener söndü.
- Meto nun bayat pilleri. - S...........in şansı dönmek gerek
Bu konuşmayı büyük sevinçle karşıladım.
Kısa bir süre sonra Kurşunlu kaplıcalarının zakkum
döşeli yollarında batan günün kızıllığına delicesine at koşturuyorduk . Dönüşte bizi at ve halat çalmamızdan ne cezanın karşılayacağına aldırmadan yuvaya dönüyorduk.
Güneşte bağlarda üzümler yakut yaprakları ise altındı.
Gerçek hazine nerede acaba ?
Yoksa anlatılan bu renklermi ?
- Güle, güle bebeğim.
Kızımın solgun yüzünü süsleyen gözleri buğulandı.
- Tirene daha var baba . - Tamam yavrum.
Hastanede acilen bulunmam gerek . Nedenini söyleyemezdim . Doktorlar bu gün , o gün demişti. Vedalaşın. ! Yerimde huzursuz kıpırdandım.
- Bebecik bak bakayım gözlerime.
İki yorgun göz bir an beni buldu ve kayboldu...
- Seni seviyorum bebeğim. - Bende sizi baba.
Konuyu değiştirmek için çabaladım.
- Yine şeref listesine girmişsin Bilkentte
Utandı sustu.
- Bir şey olursa arayın.
Bir şey... Bu söz Haydarpaşa garında yankılandı Bir şey ... Tıpcası X , halkçası ölüm. Ne kadar basit değil mi ? Bir şey..! veya koca bir X, Peki sonra ? Koca bir yaşam , kısa mutluluklar ve X Sonra.... sıradaki lütfen.
Her gece o görmesin diye hasta bakıcılarla koğuş boşaltarak taşıdığım diğer cesetler yerine , morga onu taşımak...
Aklımı boşaltmak için işaret zamirlerini saymağa başladım.
- Babacığım annem için kurtuluş olacak üzülme . - Tıp doktoru olmasa çok bilmese daha kolaydı. Ama ...
Annemi bir hafta evvel uzattığım morgun soğuk taşlarına şimdide karımı... Dişlerimi dudaklarıma geçiriyorum . Tanrı ile bir serzeniş yaşıyorum .
Kuşum iyi ki sen varsın.
Elimi cebime attım . Boş ceplerimi karıştırmağa başladım . Kızım her zamanki olgunluğu ile atıldı
- Param var. Hastahane borçlarını ise çalışır öderiz. Evimizi satarız...
Yutkundum . Solgun yüzünden süzülen pırıltılı damlaları sildim . Göğsümün üzerinde çırpınan küçük kalbi incitmeden sıktım . Kanayan içimi kendime gömerek sustum.
Dakikalar saatler gibi geldi . Haydarpaşa garının kasvetli duvarları bir tren düdüğü ile yankılandı.
Trenin buğulu camını silen küçük el bir öpücük gönderdi . Kara Tren karanlıklara daldı.
Boğaz köprüsünün ışıkları arabamın kaportasında yansımalar yaparken çağrı cihazım beni uyardı......
Mesaj bir şey diyordu . Bir şey... Her şeyin bittiği yerde başlayan HİÇ BİR ŞEY.
Hastahanedeki kayıtlara doktorun ne yazdığını biliyorum.Kocaman bir X ve bir ses bozuyor,geceyi SIRADAKİ LUTFEN..
Kınalı adanın çiçek dolu renkli yollarında Çetinin akordiyonundan gelen tatlı müzikle kahkahalarımız birbirine karışıyor. Somay’a ;
- Beş onbeş kaçacak diyorum. - Boş ver kızların problemi !
Sema’ nın beline daha sıkı sarılıyor . Şişe oyununda onunla nasıl öpüştüğünü gördüğüm için sözlerini hangi nedenle söylediğini biliyorum.
Akordiyondan yükselen favori şarkımıza eşlik ediyoruz.
Erciyesin vokali ve dalga sesi taklidi . Kahkahalara yenilerini ekliyor . Badi;
- Bu herif dalga sesi yerine bir daha Fooş derse tuvalete zor yetişeceğim adam dalga değil sifon be...
Metin gitarını aldı . Pembe köşkün kapısına yaslandı Önce bir flamingo çekti . Arkasından kendisine küskün olan Şefika nın gözlerine bakarak serenada başladı;
“RETURNA ME CARRA MİA AT AMOUR RETUN TO ME OH MY DEAR I AM SO LONELY. HURRY BACK HURRY HOME TO MY ARMS I’M SO LONELY “
Şefika kıkırdayarak Ayşe ye bir şey söylüyor Metinin gözleri nemli... Çetin havayı akordiyonla Dağıtıyor. Kızlar bir ağızdan başlıyor;
“MİNİ ,MİNİ HANIMLARA SEVDALI BEYLERE PARASINI ALMADAN TATTIRMAM BALLI KAYMAKLI DONDURMAM”
Doğal olarak vapur kaçmış . Aslında hepimizin Şuur altı dileği bu . Yayılıyoruz iskelenin tahta kanepelerine ..... Çetinay banço ile bir Napoliten çekiyor . Hepimiz Enrico Caruso ruhuna rahmet okuyoruz.
hepimiz eşlik ediyoruz . Kanepenin kenarına havlumu koyup oturuyorum . Malum pantolonum beyaz . Tanzer gelip yaslanıyor . Seher kızgın onu görmezden geliyorum . Sırada,
var . İskele bizim . Gençlik bizim . Altmışlı yıllar bizim.
İskelenin yaylı kapısı açılıyor, içeri belki yüz yıldır Yıkanmamış , çatlak kiri topuklu , yırtık elbiseli keçe saçlı bir berduş dalıyor. Hepimiz şaşkın ve korkulu susuyoruz. Biraz deli biraz kederli güzlerle bizi tarıyor. Metine elindeki gitarı işaretle :
- JHONNY GUITAR ‘ ı çalarmısın ?
Metinin ukalalığı tutuyor,
- Sen ne anlarsın müzikten !
deyiveriyor berduşa heyecanla baktım , Berduş bir an kasıldı . Gözlerinden bir şimşek geçti . Elini uzattı . Bir an Metine vuracak sandım ama hırsla gitarı kaptı . Akordu ile bilgece oynadı . Ortalığa bir anda doyuran bir müzik kapladı RODRİGO ‘ nun
bir potbori onu kovaladı . Son şarkı; ise iç gıcıklayan
Berduş eğildi gitarı yere koydu . Deli gözler nemli gibi geldi bana .
Kapıyı vurdu çıktı .
Suçlu ,şaşkın vapura bindik. Kimse enstrümanları o şahane müzikten sonra cesaret edip eline almadı. Havayı dağıtmak için bağırdım.
- Tarif oyunu oynayalımmı ?
Tanzer dizini , dizime yasladı . Şefika Metinin elini tuttu. Vapurun sintinesini dolduran şen kahkahalar Marmara ya yayıldı . Sanırım o gece ; Kınalı adanın arkalarında bir yaşlı çam altında bir deli;
- Malzemeler tamammı ? - Tamam. On konserve, beş kilo galeta. Bir galon Su . Bir kilo leblebi. Olta takımları ve babamın Av bıçağı hepsi hazır. - Paralar ? - Tamam. - Giysiler yağmurluk? - Tamam. - Nüfus cüzdanlarını unutmayalım. - Neden yurt dışında bizimki geçer mi ? - Sandalcıaya kiralarken ne vereceksin. - Haa.. Simitte alalım... - Mideci.. - Oraya varınca ne yapacağız ? - Önce timsahlardan ve yamyamlardan uzak duracağız. - Mısıra da gidelim .Ben hazine arayacağım. - Bakarız. Feneri ve yedek pilleri unutma.. - Cumartesi kahvaltıdan sonra Yeni kapıdan mavi sandalı kiralıyoruz. - Kürek çekerken ellerimiz açılmasın kar eldivenlerimizi de alalım. - Okey !
Ertan la , Aydının diyalogunu şaşkınlıkla izledim. Tarzanın Afrikasının ne kadar uzak olduğunu annem bana ilk atlasta göstermişti.
Marmara , Akdeniz vs. Daha Marmarada Hayırsız adaya bile zor ulaşmıştık avuçlarımız yara olmuştu
Bunları bu sivri akıllıları gammazlamalı . Ertanın annesi tamam ama Aydının babası üf..! Hem seneye okula başlayacağız. Afrikada okul yok.
Ertanın teyzesi teşekkür etti . Benim söylediğimi söylemeyin dedim Aydının annesine bunu söylemeği unuttum galiba .Çünkü ilk darbeyi Aydından yedim. Dudağım patladı . Ertanınki karnıma geldi çok acımadı.
Haftalarca konuşmadık. Ama bir dekman oyununda yeniden barıştık.
....................................
Geçenlerde Aydının kız kardeşini gördüm. Ertanla Evlenmiş . Her ikisi de Hollanda da yaşıyormuş. Güldüm. Her ikisine de Laleli deki ispiyoncudan selam söyle onlar anlar dedim . Gülüştük.
Marmara , Akdeniz vs. Daha Marmarada Hayırsız adaya bile zor ulaşmıştık avuçlarımız yara olmuştu
Bunları bu sivri akıllıları gammazlamalı . Ertanın annesi tamam ama Aydının babası üf..! Hem seneye okula başlayacağız. Afrikada okul yok.
Ertanın teyzesi teşekkür etti . Benim söylediğimi söylemeyin dedim Aydının annesine bunu söylemeği unuttum galiba .Çünkü ilk darbeyi Aydından yedim. Dudağım patladı . Ertanınki karnıma geldi çok acımadı.
Haftalarca konuşmadık. Ama bir dekman oyununda yeniden barıştık.
....................................
Geçenlerde Aydının kız kardeşini gördüm. Ertanla Evlenmiş . Her ikisi de Hollanda da yaşıyormuş. Güldüm. Her ikisine de Laleli deki ispiyoncudan selam söyle onlar anlar dedim . Gülüştük.
Ustamın gözlerine baktım.Saat yediyi geçiyor.Mesai bitti. Hadi giyinin komutunu heyecanla bekliyorum İlk haftalığımı alacağım.
İkinci sınfa geçiş mutluluğum ilk çalışma hayatı ile Gölgelendi ise de ilk kazanç erkeklik ve Salihli Seyahatimize kadar olması sempatik.
Mardiros , Stefanos ‘a seslendi ;
- Bu herif her Cumartesi aynı numarayı çekiyor. Pamuk eli cebine ne kadar geç giderse o kadar mutlu.
Stefan mırıldanmakta olduğu “ Banana boat song” İsimli Kalypsoyu değiştirerek sesini yükseltti;
- Van fut tu fut tri fuut Bizim Mardiros kovuluyor şut.
Usta uzaktan seslendi
- Gevezeliği kesin giyinin.
Bu ses Stefanın şarkısından güzeldi . Askılı kısa pantolonuma gömleğimi heyecanla yerleştirdim ve hızla sıraya girdim . Usta bana bir kağıt iki buçuk lira uzattı bozuk Türkçe ile;
- Heypsini harcamıyasın ulum.
Rıza Paşa yokuşu bitmiyor . Bakırcılara doğru koşmağa başladım . Ermeni ustamın verdiği para avucumda sım , sıkı . Kapalı çarşı kapanmadan yetişmeliyim . Sahaflarda ayırttığım 1001 roman, Mandrake ve Çocuk haftasını Pazartesi alsam da olur . Otuz kuruşu onlara saklarım . Bekçiden zorla İzin alarak Mercan kapısından kapalı çarşıya girdim . Bir haftadır her akşam heyecanla satıldı mı acaba diyerek önünden geçtiğim mum bebek beni oyuncakçı da kollarını açmış bekliyor . Kardeşim ne denli mutlu olacak . Doksan kuruş . Ekmek otuz marul yirmi soğan on kuruş hepsi yüz elli kuruş. Oh daha param var . Çarşı kapıdan çıkarak . Hemen
Tramvaya atladım . Ver elini Laleli . Koca çınarların arasından koşarak eve geliyorum . İtinalı paketlerden dolayı mermer merdiven tırabzanından kaymadan apartmana giriyorum . Kapımızdan mis gibi yemek kokuları geliyor . Aralık kapıdan mutfağa süzülüp annemin arkasında durarak şarkısını kesiyorum.
- Bunlar sizin.
Paketleri uzatıp kalan parayı avucuna bırakıyorum. Annem garip bir sesle babama sesleniyor . O koşarak geliyor. Beni göğsünde sıkıyor ;
- Kaldırın sofradaki yemekleri oğlumun ekmeği ile salatasını yiyeceğim.
Hindileşiyorum . O gece benim ekmeğim ve salatam yeniyor. Bana göre berbat onlara göre olağan üstü.
Bir daha sefere et almağa çalışacağım!
Heyecanla mecmualarıma ayırdığım parayı da anneme vermişim koleksiyonlarım bozulacak ! Yatarken Babamla alışılmış güreşimizi yaptık artık onu zorladığımın farkındayım biraz nefes alışı değişti . Boğuşmada artık onu yoruyorum. Kardeşim bebeğin kolunu kopardı içim acıdı ama Annem becerikli halletti . Yatarken almak istediğim tüm mecmuaları baş ucumdaki yeni komodinin üzerinde buldum . Babam da maaş almış . Keyfime diyecek yok . Okumak üzere el fenerimle yorganın altına giriyorum.
İçerden annemle babamın tavlada cilveleşme sesleri geliyor.
Tabutu tutan çürük ipin kopması ile Ocak ayının donuk toprağına çarpan tabutun sesi Yeni köyden Boğaz içinin tepelerine doğru yayıldı.
Cenazede acı ile derinleşmiş ve gelecek korkusu ile çarpılmış yüzler şaşkınlıkla irkildi.
Hoca efendin bıkkın ve monoton sesi durakladı . dudaklarından iki kelime döküldü;
- Kaderinde bu da varmış.
Allaha açılmış eller arasından şaşkın uğultular yükselirken ; standart işlerini bir an önce bitirip üzerini toprakla doldurmak isteyenlere öfke ile baktım. Sohbete dalmış birkaç kişi gördüm uzakta acımasız bir acıyla içim burkuldu.
Tabutuna büyük gürültü ile inen toprakların tremolosunda seni düşündüm . Tıp doktoru olarak Sonucu bilmene rağmen ilk Khemo- Thoropy Tedavinin sonunda seni banyoda yıkarken elimde peruk gibi kalan saçların için duyduğum çılgın ızdırabımı müşfik sesinle yatıştırıp, göz yaşlarımı silen solgun ellerini düşündüm ,
Haydi kalk ! Tenini kemirecek böcekler için duyduğum bu çılgın acıyı da teselli et.
Zarif kuğu boynunu örten kızıl moher kazağınla seni tanıdığım günü , Beyaz kısa gelinliği içindeki şeffaf tenini , Gülümseyişini Vıncent Van Gogh tan esinlenerek yarattığımız yuvamızdaki mutluk dolu kahkahaları düşündüm.
Parçalanmış ciğerlerine biraz oksijen çekebilmek için verdiğin savaşları anımsadım . Yaratan sana yaptığından mahcup olmalı .
Kızımızın gözyaşları ile titreyen kirpikleri benden kaçtı . Doğumhane de onu kucağıma verdiklerinde yüzündeki mut’u anımsadım . Seni morgun soğuk mermerlerine uzatıp anlına koyduğum veda öpücüğünün nasıl buzlaştığı benden başka kim bilebilir ?
donuk toprağına çarpan tabutun sesi Yeni köyden Boğaz içinin tepelerine doğru yayıldı.
Cenazede acı ile derinleşmiş ve gelecek korkusu ile çarpılmış yüzler şaşkınlıkla irkildi.
Hoca efendin bıkkın ve monoton sesi durakladı . dudaklarından iki kelime döküldü;
- Kaderinde bu da varmış.
Allaha açılmış eller arasından şaşkın uğultular yükselirken ; standart işlerini bir an önce bitirip üzerini toprakla doldurmak isteyenlere öfke ile baktım. Sohbete dalmış birkaç kişi gördüm uzakta acımasız bir acıyla içim burkuldu.
Tabutuna büyük gürültü ile inen toprakların tremolosunda seni düşündüm . Tıp doktoru olarak Sonucu bilmene rağmen ilk Khemo- Thoropy Tedavinin sonunda seni banyoda yıkarken elimde peruk gibi kalan saçların için duyduğum çılgın ızdırabımı müşfik sesinle yatıştırıp, göz yaşlarımı silen solgun ellerini düşündüm ,
Haydi kalk ! Tenini kemirecek böcekler için duyduğum bu çılgın acıyı da teselli et.
Zarif kuğu boynunu örten kızıl moher kazağınla seni tanıdığım günü , Beyaz kısa gelinliği içindeki şeffaf tenini , Gülümseyişini Vıncent Van Gogh tan esinlenerek yarattığımız yuvamızdaki mutluk dolu kahkahaları düşündüm.
Parçalanmış ciğerlerine biraz oksijen çekebilmek için verdiğin savaşları anımsadım . Yaratan sana yaptığından mahcup olmalı .
Kızımızın gözyaşları ile titreyen kirpikleri benden kaçtı . Doğumhane de onu kucağıma verdiklerinde yüzündeki mut’u anımsadım . Seni morgun soğuk mermerlerine uzatıp anlına koyduğum veda öpücüğünün nasıl buzlaştığı benden başka kim bilebilir ?
Adalardan , Küçük su Kasrına Aşıklar Tepesinden Yeni köy mezarlığına çılgın bir anılar zinciri beni prangalıyor.
Senden bir hafta önce gömdüğüm anamın zarif dantel elbiselerini Garbo şapkasını vatkalı salınımlı adı gibi edalı atmosferi geçiyor gözlerimden.
Ailece kar topu oynadığımız karda boy aldığımız beyazlıklar artık siyah . Tanrının sana dayanılmaz Acı çektirdiği , bana acımasızca seyrettirdiği YÜZ SEKİZ MİLYON SEKİZ YÜZ ALTMIŞ DÖRT BİN saniyeyi bitirdik artık.
Hidiv Kasrında haftalık mutad kahvaltılarımıza tekerlekli sandalye ile eklediğimiz kahvaltılar bitti. Seni kucağımda taşıdığım hastane koridorları sedyede çekilen MR lar senden zorla kaçırdığım tahliller direnler , ameliyatlar , serumlar , morfinler röntgenler bitti .
Ölüm döşeğinde gülümseyen maskemle sana anımsattığım anılar bitti . Acıların bitti . Benim gün be gün derinleşen acılarımı oryantal toplumun deşmesine konuştuğumuz gibi bırakmayacağım. Seninle olan yaşamımı bitiren Orak beni biçene kadar yerin ve anıların bizimdir . Kimse alamaz ama dönülmez akşamın ufkundasın . Adi yaşamın içinde ızdırabın sırtını sıvazlamayacağım bir
Radikal olarak yaşadım . Bundan sonrada radikal olarak savaşacağım . Seni seviyorum . Ancak seni anımsatan her şeyden nefret ediyorum . Sana gelmeğe inanmıyorum . Senin geleceğine ise hiç inanmıyorum . Beraber yirmi altı yılımız bitti . Bu şehirde ilk defa bensiz yatacaksın. Dante ‘nin ilahi komedyası başladı . Bu geceden başlayarak seni silmeğe çalışacağım . Biliyorum o kırmızı Moher kazağınla en lüzumsuz zamanlarda karşıma dikilip gülümseyeceksin . Bu yüzden seni anımsatacak her şeyden nefret ediyorum. Perde bitti...!
TRAGEDYA nın baş oyuncusu KADER banimle Yeni bir oyun sahneye koymaya hazırlanıyor.
Hodri meydan......DON KİŞOT . Ölüler diyarındaki Cervantes’e selam olsun.
Doğa aşıkı olmama rağmen , yeşilin böylesine ağır geleceğini söyleselerdi gülerdim . Yere bakıyorum Yer yeşil , Başımı kaldırıyorum , ağaçlar yeşil ,gök Yeşil, su yeşil , yosun yeşil, ağaçlar arsından süzülen Güneş yeşil .Yeşilin hegemonyasına itiraz edecek bir karış toprak yok.
İçimin yeşil bulantısını hafifletmek için ormanda yürüyor ve tavanda küçük gri mavi bir boşluk buluyorum . Büyük annemin gözleri gibi . Ağızlığına sigarasını takıyor kavlı çakmağı ile yakıyor . Mavi dumanlar arasında Filibe de yaşadıklar ı konağı ve büyük dedemin yakışıklılığını anlatıyor . Maritza nehrine bakan pencereye ulaşan yeşil çınara , yeşil bir türkü yakıyor . Cihan savaşına katılan dedemi Türkiye ye gelirken lehimli peynir tenekeleri içine sakladıkları altınlarla kervan maceralarını... mavi mavi anlatıyor. Yeni yaşam yeşil bağlar.Ege de yeşil mezar. Dedem mezar , Anne annem mezar . Annem mezar babam mezar . Tüm sevdiklerim yeşil mezar.
Bölüm 1 / 3 · Sonraki bölüm →